TENFİZ NEDİR?

Şub 19, 2021

Yabancı mahkeme ilâmının, Türk hukukunda hüküm ve sonuç doğurabilmesi, yabancı ilâmın hüküm kısmının niteliği dikkate alınarak “tanınmasına” veya “tenfizine” karar verilmesiyle mümkün olabilir. İcraî nitelik taşıyor olsa bile, şayet mahkeme ilâmının sadece kesin hüküm veya kesin delil olarak dikkate alınması gerekiyorsa; ilâmın tanınması söz konusu olabilecektir.

Tenfiz kararı, niteliği itibariyle yenilik doğuran bir usul hükmüdür. Tenfiz kararı verilmesiyle, yabancı mahkeme ilâmının hüküm kısmı, Türk mahkeme ilâmlarının kuvvet ve niteliğini haiz olur. İstisnai olarak, kimi milletlerarası mahkeme kararı, her ne kadar yabancı mahkeme olarak kabul edilse de; bu mahkemenin vermiş olduğu kararlar, tanıma ve tenfiz sürecinden geçirilmeksizin tıpkı Türk mahkemelerinden verilmiş kararlar gibi Türk hukukunda doğrudan sonuç doğurabilmektedir. Türkiye, Avrupa Konseyine üye olması sebebiyle İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesine taraf devletlerden biri olarak, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin vermiş olduğu kararlara uymayı taahhüt etmiştir. Nitekim AİHM’in verdiği kararlar Türkiye’de doğrudan sonuç doğururlar. Ayrıca 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunun m.375/i gereğince AİHM’in verdiği ihlal kararları, yargılamanın iadesi sebebi olarak kabul edilmektedir.

Tenfiz talebinde bulunulması için birtakım şartların sağlanması gerekmektedir, bu şartlar Milletlerarası Özel Hukuk Kanunu’nun 54. maddesinde sayılmıştır. Buna göre:

1-) Türkiye Cumhuriyeti ile ilâmın verildiği devlet arasında karşılıklılık esasına dayanan bir anlaşma yahut o devlette Türk Mahkemelerinden verilmiş ilâmların tenfizini mümkün kılan bir kanun hükmünün veya fiilî uygulamanın bulunması,

2-) İlâmın, Türk Mahkemelerinin münhasır yetkisine girmeyen bir konuda verilmiş olması veya davalının itiraz etmesi şartıyla ilâmın, dava konusu veya taraflarla gerçek bir ilişkisi bulunmadığı hâlde kendisine yetki tanıyan bir devlet mahkemesince verilmiş olmaması,

3-) Hükmün kamu düzenine açıkça aykırı bulunmaması,

4-) O yer kanunları uyarınca, kendisine karşı tenfiz istenen kişinin hükmü veren mahkemeye usulüne uygun bir şekilde çağrılmamış veya o mahkemede temsil edilmemiş yahut bu kanunlara aykırı bir şekilde gıyabında veya yokluğunda hüküm verilmiş ve bu kişinin yukarıdaki hususlardan birine dayanarak tenfiz istemine karşı Türk Mahkemesine itiraz etmemiş olması.

TENFİZ İSTEMİNDE GÖREVLİ VE YETKİLİ MAHKEME

Tenfiz istemi de tanıma istemi gibi dilekçeyle yapılır. Kararın tenfiz edilmesinde hukukî yararı bulunan herkes tenfiz isteminde bulunabilir. Tenfiz talebinde görevli mahkeme Asliye Hukuk Mahkemesi’dir, yetkili mahkeme ise davalının Türkiye’deki yerleşim yeri mahkemesi, yoksa mutad meskeninin bulunduğu yer mahkemesi, Türkiye’de yerleşim yeri veya mutad meskeni yoksa da Ankara, İstanbul veya İzmir Mahkemelerinden birinden istenebilecektir.

Tenfiz kararının konusu eğer çekişmeli ise, tenfiz istemine ilişkin dilekçe, duruşma günü ile birlikte karşı tarafa tebliğ edilir. İhtilâfsız kaza kararlarının tanınması ve tenfizi de aynı hükme tâbidir. Hasımsız ihtilâfsız kaza kararlarında tebliğ hükmü uygulanmaz. İstem, basit yargılama usulü hükümlerine göre incelenerek karara bağlanır. Karşı taraf ancak tenfiz şartlarının bulunmadığını veya yabancı mahkeme ilâmının kısmen veya tamamen yerine getirilmiş yahut yerine getirilmesine engel bir sebep ortaya çıkmış olduğunu öne sürerek itiraz edebilir.

Tenfize konu karar eğer boşanmaya ilişkinse, tenfiz davası sonuçlanıncaya değin evlilik Türkiye’de hukuken hükmünü devam ettirir. Tanıma ve tenfiz davaları yabancı ülkede görülmüş olan davadan farklı bir dava olduğu için tenfiz davasında yabancı ülkede süren yargılama açısından milletlerarası derdestlik itirazı ileri sürülemez.

TENFİZE İLİŞKİN ÜÇ SORU:

1-) Tenfizi Talep Edilen Yabancı İlâmın Hukuk Devletinden Sadır Olmasının Gerekip Gerekmediği;

Devletlerin, sömürge olmayan devletler üzerinde egemenliği ve tahakkümü bulunmadığından Türkiye’nin de, yabancı bir devletin hukuk düzenine müdahale edebilmesi söz konusu değildir. Bu nedenle tenfiz şartları açısından hukuk devleti ifadesine yer verilmemesi, doğal ve anlaşılır karşılanabilir. Ancak tenfizi talep edilen yabancı ilâmı veren mahkemenin, bir hukuk devleti olmaması, MÖHUK 54(1) (c) hükmüne istinaden kamu düzeni müdahalesini gündeme getirebilir. Tenfizi talep edilen yabancı mahkeme ilâmının sadır olduğu devletin, hukuk devleti olup olmadığını prensip olarak Türk hâkimi denetleyemez.

Yabancı mahkeme ilamı kimden sadır olursa olsun, tenfiz hâkimin temel görevi, her somut olayda ilâmın hüküm kısmının içeriğinden tenfiz şartlarının ihlal edilip edilmediğini incelemektedir. İlâmı veren merciinin yargı erkine haiz olduğunun kabulü için, öncelikle mahkemenin teşkilatının mevzuatla veya hukuki bağlayıcılığı olan düzenlemelerle güvence altına alınması gerekir. Her devletin anayasasında veya yasalarında, mahkemelerin görev ve yetkilerini düzenleyen hükümler bulunur ve bu düzenlemeler kapsamında yargı merciileri yargı işlevini yerine getirirler. Yabancı mahkemece uygulanan usul kurallarının, hukukun temel prensiplerine aykırı olması, bu kuralların tenfiz devletinin usul kurallarına örneğin Hukuk Muhakemeleri Kanununda yer alan kurallara aykırı olması demek değildir. Farklı devletlerin farklı usul kurallarına sahip olması çok doğaldır. Ancak tenfizi talep edilen yabancı kararı veren mahkemenin uyguladığı usul kurallarının, temel usul hukuku prensiplerine aykırı olması kamu düzeni müdahalesine sebebiyet verecektir.

Örneğin; tenfize konu olan yabancı ilâm, verildiği devlet hukuku gereğince üç hâkimli bir yargılana yapılarak verilmesi gerekirken, tek hâkimle verilmiş ise, MÖHUK’un m.54/1-c hükmüne istinaden kamu düzeni gerekçesiyle tenfiz talebi reddedilecektir. Görüldüğü üzere, tenfiz hâkimi önüne gelen yabancı ilâmın verildiği devletin usul hukuku kurallarını dikkate alarak, söz konusu kararın o yer hukukuna göre mahkemelerin kuruluş, görev ve yetkilerini düzenleyen mevzuata uygun olarak kaç hâkimle verilmesi gerektiğini incelemelidir. Uygulamada, tenfiz mahkemesince davalı tarafından açıkça itiraz yapılmadıkça bu yönden re’sen bir inceleme yapılmıyor olsa bile, mahkeme her zaman bu hususu re’sen araştırılabilir. Keza yabancı ilâmı veren devletin mevzuatında tıpkı Türk hukukunda olduğu gibi bazı tür uyuşmazlıklar için ihtisas mahkemeleri görevlendirilmiş ise, tenfiz kararının verilebilmesi için ilâmın yetkili yabancı ihtisas mahkemesinden sadır olması da aranacaktır.

Prensip olarak, kararın verildiği yer hukukuna göre mahkeme olarak kabul edilen bir merciinin, tenfiz devleti hukukuna göre de mahkeme olup olmadığının değerlendirmesi yapılamaz. Ancak, bağlı olduğu devletin hukukuna göre mahkeme olarak isimlendirilmekle birlikte nitelik olarak yargılama faaliyetinin unsurlarına sahip olmayan mahkemeden sadır bir ilam, tenfiz devleti bakımından AİHS’nin 6.maddesinin güvence altına aldığı adil yargılanma ilkesine veya 13.maddesinin güvence altına aldığı ulusal merci önünde etkili bir başvuru yolunun bulunması esasına aykırılık oluşturacağı gerekçesiyle MÖHUK’un m.54/1-c hükmüne binaen bir tenfiz engeli oluşturacaktır. Doktrinde, bağımsızlık ve tarafsızlık gibi ilkelerin ihlal edildiği bir makamdan sadır kararların, kusurlu bir organ tarafından verilmiş olması sebebiyle mahkeme niteliğinde kabul edilmemesi gerektiği ancak bunun için soyut ve yüzeysel bir araştırma yapmak yerine mahkemenin, taraflı ve bağımlı olduğunun somut olarak yargılama üzerinde ciddi etkisinin bulunup bulunmadığına bakılması gerektiği ileri sürülmüştür.

Tenfizi talep edilen yabancı ilâmı veren mahkemenin görev ve yetkisinin, uyuşmazlığın ortaya çıkmasından önce bağlı olduğu devletinin hukukuna göre belirlenmiş olması gerekir. Şayet, tenfizi talep edilen yabancı ilâmı veren mahkemenin görev ve yetkisi belirsiz ve hukuk güvenliğinden yoksun, öngörülebilirlik ilkesini ihlal eder nitelikte ise, ilâmı veren yabancı devlet mahkemesinin teşekkülü, Türk hukukunun benimsediği hukuk devleti anlayışına ters düşecektir ki; bu husus, MÖHUK’un 54/1-c hükmü uyarınca kamu düzeni müdahalesine sebebiyet verecektir.

Yargılamayı yapan merciinin, etkili bir yargı yolu olabilmesi için öncelikle uyuşmazlığı çözebilecek yetkili ve görevli bir yargı merciinin var olması gerekir. Diğer bir ifadeyle adalete erişimin söz konusu olabilmesi gerekir. Yer yönünden münhasır yetkili olan yabancı bir devlet mahkemesinde dava açmak için talep edilen yargı masraf ve harç giderleri çok yüksek ise veya adli yardım imkânından istifade ederek yargı masraf ve harçlarının karşılanması mümkün değil ise, adalete erişimin önünde engeller olduğu söylenebilir. Nitekim Türk hukukunda (HMK. m.132/b) olduğu gibi, asıl davada ileri sürülen talep arasında takas veya mahsup ilişkisinin bulunması durumunda davalı taraf, menfaati gereği karşı dava açmak isteyebilir. Yabancı devlet mahkemesinde esas dava görülürken, davalı aynı devlet mahkemesinde karşı dava açmak istediği vakit; dava harcı ile yargılama giderlerinin yüksekliği sebebiyle adli yardımdan hiç yararlanma imkânın olmadığı bir ihtimalde, esas davanın tenfizi talebi, kamu düzeni gerekçesiyle reddedilebilir. Mahkeme yargılaması için aranan kriterlerden bir diğeri, delil ve belge ibrazına izin verilmesi ve bu belgelerin objektif olarak değerlendirilmesidir. Türk tenfiz hukukunda aleyhine tenfiz istenen kişinin, hükmü veren mahkemede temsil edilmemesi veya o yer kanunlarına aykırı şekilde gıyabında veya yokluğunda hüküm verilmesi MÖHUK’un 54/1-ç maddesi gereğince tenfiz reddi sebebidir. Mahkeme, tarafların iddialarının, delillerinin ve belgelerinin değerlendirmesini yaparken, hukukun belirlediği sınırlar içinde kalarak maddi gerçeği ortaya koymalıdır. Adil bir yargılama için mahkemenin delilleri ve olguları değerlendirmede takdir hakkına ve esnekliğe sahip olması gerekir.

Hangi mahkemenin görevli ve yetkili olduğunun, davacı ve davalı tarafından önceden bilinmiyor olması veya bilinemeyecek olması, usul kurallarının şeffaf olmadığının bir göstergesi olarak kabul edileceği gibi aynı zamanda tenfiz davasında, davalının itirazına bağlı olarak MÖHUK’un 54/1-c maddesi kapsamında haklı bir itiraz sebebi oluşturur.

MÖHUK’un 50/1. maddesi bakımından, uzun yıllar süren yargılama neticesinde elde edilen, verildiği devlet hukukuna göre hüküm ve sonuçlarını doğurmaya ve icra kuvvetini sürdürmeye devam eden bir ilâm, Türk hukuku bakımından geçerli bir yabancı mahkeme kararı olarak dikkate alınacaktır.

Resmen mahkeme olarak teşekkül etmemiş ve hukuk devleti değerlerine haiz olmayan makamlardan sadır ilâmlar, Türk hukukunda tenfiz edilemez. Keza yabancı noterler tarafından düzenlenen hibe senetlerinden doğan alacakların tanınması ve tenfizi de söz konusu olmayacaktır. Zira yabancı noterlerin yargı erki bulunmamaktadır. yabancı noterin düzenlediği belgenin, bulunduğu ülke mahkemesince bunun onaylanması, söz konusu belgeyi ilâma da dönüştürmez.

Yabancı mahkeme ilamının tenfizi davalarında, ilamı veren mahkemenin yargı yetkisine ilişkin itiraz hakkının davalıya tanınması gerekir. Mahkemenin yargı yetkisine ilişkin itiraz hakkının hiç tanınmaması veya itiraz süresinin çok kısa tutulmuş olması uluslararası sözleşmede de tenfiz engeli olarak kabul edilmiştir. Nitekim, Medeni ve Ticari Konularda Yabancı Mahkeme İlamlarının Tanınması ve Tenfizi Hakkında 2 Temmuz 2019 tarihli Lahey Sözleşmesinin80, tanıma ve tenfiz şartlarını düzenleyen 5. maddesinin 1/(f) bendi81; davalıya, yabancı mahkemede davanın görüldüğü aşamada süresinde yetki itirazında bulunma hakkının verilmemiş olmasını veya yetki itirazında bulunulmuş olunsaydı dahi o devletin yerleşik içtihatlarına göre bunun bir sonuç vermeyecek olmasını bir tenfiz engeli olarak kabul etmiştir.

2-) Arabuluculuk Sonucu Yapılan Sulh Anlaşmasının Tenfiz Edilip Edilmeyeceği;

Taraflar arasındaki uyuşmazlık sadece mahkemeler aracılığıyla değil, mahkeme öncesinde uzlaşma veya zorunlu arabuluculuk yöntemiyle de çözüme kavuşturulabilir. Nasıl ki, Türk hukukunda taraf iradesine tabi olan uyuşmazlıklardan bazıları dava şartı olarak uzlaşma yoluyla çözüme kavuşturulabiliyorsa, farklı hukuklarda da uyuşmazlığın uzlaşma yoluyla karara bağlanması mümkündür. Anayasa Mahkemesi de arabuluculuğun mahkeme dışı bir çözüm yöntemi olduğunu kabul ederek, “alternatif uyuşmazlık çözüm yollarını, yargının alternatifi olan ve dolayısıyla yargısal sistemin yerine ikame edilmeye çalışılan veya onunla rekabet içinde bulunan bir süreçler bütünü olmadığını, tam tersine uyuşmazlıkların çözümü için öngörülen yöntemlere ilave edilmiş tamamlayıcı yöntemler topluluğu olduğunu” ifade etmiştir.

Yabancı unsur taşıyan uyuşmazlıkların Türk hukukunda arabuluculukla çözüme kavuşturulması da mümkündür. Nitekim 6325 sayılı Kanun, yabancı unsur taşıyan ve tarafların üzerinde serbestçe tasarruf edebilecekleri iş veya işlemlerden doğan özel hukuk uyuşmazlıklarının arabuluculuk usulüyle çözüme kavuşturabileceğini düzenlemiştir. Ayrıca 6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu’na eklenen 5/A maddesiyle, ticari alacak ve tazminat talepleri hakkında dava açılmadan önce arabulucuya başvurulması dava şartı olarak kabul edilmiştir. Ayrıca 1.1.2018 tarihinden itibaren yabancılık unsuru taşıyan bireysel veya toplu iş sözleşmesine dayanan işçi veya işveren alacağı ve tazminatı ile işe iade talebiyle açılan davalarda da, arabulucuya başvurulması dava şartı olarak kabul edilmiştir.

Yabancılık unsuru taşıyan iş sözleşmeleri bakımından MÖHUK’un 44. maddesinin düzenlediği yetkili Türk mahkemesi, bir tahkim engeli oluşturmamaktadır. Nitekim 4857 sayılı İş Kanunun 20. maddesinin 1. fıkrası gereğince iş sözleşmesinin sebepsiz feshine veya gösterilen fesih sebebinin geçersizliğine istinaden işe iade taleplerinden doğan uyuşmazlıklar hakkında tahkim sözleşmesi yapılmasına müsaade edilmiştir. Bu nedenle yabancılık unsuru içeren bir uyuşmazlık hakkında tahkim kaydı veya tahkim anlaşması var ise, arabuluculuk bir dava şartı olarak uygulanmayacaktır.

Arabuluculuk faaliyeti neticesinde varılan anlaşma, kanun gereğince iki farklı şekilde icraî nitelik kazanmaktadır. Birinci ihtimalde, uyuşmazlığın bizzat taraflarının arabuluculuk faaliyeti sonunda bir anlaşmaya varmış olmaları ve bunu da bizzat kendilerinin imzalamış olmalarıdır. Bu durumda, tarafların üzerinde mutabık kaldığı anlaşma belgesi veya tutanağının icra edilebilirliğine ilişkin bir şerh verilmesi gereklidir. İcra edilebilirlik şerhi, şayet dava açılmadan önce arabuluculuğa başvurulmuş ise, arabulucunun görev yaptığı yer sulh hukuk mahkemesinden; şayet davanın görülmesi sırasında arabuluculuğa başvurulmuş ve taraflar uzlaşmaya varmışlar ise; bu takdirde, davanın görüldüğü mahkemeden şerh verilmesi talep edilecektir. Anlaşma belgesine veya uzlaşma tutanağına icra edilebilirlik şerhi verildikten sonra, bu tutanağa istinaden İcra ve İflas Kanunu’nun 32. maddesi uyarınca ilamlı icra yoluyla takip yapılabilecektir.

İkinci ihtimalde ise; tarafların üzerinde mutabık kaldıkları anlaşma belgesinin veya uzlaşma tutanağının, taraflar ve avukatları ile arabulucunun hep birlikte imzalamalarıdır. Tarafların, avukatların ve arabulucunun birlikte imzasının bulunduğu, anlaşma belgesinin veya uzlaşma tutanağının en önemli özelliği ise icra edilebilirlik şerhi aranmaksızın ilâm niteliğinde belge sayılmasıdır. İkinci ihtimale göre düzenlenmiş olan bir anlaşma belgesi veya uzlaşma tutanağına istinaden İcra ve İflas Kanunu’nun 32. maddesine istinaden ilâmlı icra takibi başlatılabilmesi için, herhangi bir icra edilebilirlik şerhinin alınmasına gerek bulunmamaktadır. Taraflar arasındaki anlaşma tutanağına, icrailik şerhinin verilmesi gereksin veya gerekmesin, söz konusu uzlaşma tutanağını, nitelik olarak bir mahkeme ilâmı yapmaz veya mahkeme ilâmına dönüştürmez. Mahkeme yargılaması neticesinde verilmiş bir hüküm olmadığı için mahkeme ilâmı yerine geçemez.

İcra edilebilirlik şerhinin verilmesi, çekişmesiz yargı faaliyetidir. İnceleme dosya üzerinden sadece sınırlı olarak yapılmaktadır. Nitekim Hukuk Uyuşmazlıklarında Arabuluculuk Kanunu Yönetmeliğinin 5. maddesinde dosya üzerinden yapılacak incelemenin sınırı belirtilmiştir. Buna göre; bu incelemenin kapsamı sadece iki hususa yöneliktir. Birincisi, anlaşmanın içeriğinin arabuluculuğa elverişli olup olmadığı diğeri de anlaşmanın cebrî icraya elverişli olup olmadığına ilişkindir. Arabuluculuk sonrası taraflarca ve arabulucu tarafından imza altına alınan uzlaşma tutanağı veya anlaşma belgesi, bir mahkeme yargılama neticesinde verilen mahkeme ilâmı değildir. Bilakis mahkeme yargılaması dışında arabuluculuk yoluyla sona erdirilen bir uyuşmazlığa ilişkin taraflarca imzalanmış bir anlaşma tutanağıdır. Kanun koyucunun bu anlaşma tutanağına icrailik şerhi vererek ilâm niteliğinde belgelerden sayması bu belgeyi veya tutanağı bir mahkeme ilâmı yapmaz. Nitekim kanun koyucu da arabulucunun faaliyetinin neticesini “anlaşma” olarak isimlendirmiştir.

Yabancı hakem kararının icrası için yerel mahkemelerce tenfiz kararı veriliyor olması hatta bu kararın bir mahkeme ilâmıyla veriliyor olması, hakem kararının niteliğini ve özünü değiştirmez. Bu nedenle, arabuluculuk neticesinde tarafların anlaşması ve bu anlaşmanın şerh verilerek icra edilebilen bir ilâm niteliğine dönüşmesi, bu anlaşmanın arabulucudan sadır olma özelliğini hiçbir koşul ve şartta değiştirmez. Bu nedenle, yabancı arabulucu kararları, MÖHUK’un 50. maddesi gereğince Türk mahkemelerinde tenfize konu olmazlar.

3-) Yabancı Mahkemeden Sadır Ödeme Emrinin Türk Hukukunda Tenfiz;

Yabancı mahkeme kararının, Türkiye’de tenfiz edilebilmesi için hukuk davasına ilişkin olması gerekir. Hukuk davası hem özel hukuk hem kamu hukuku alanındaki tüm davaları kapsayan bir ifadedir. Ancak, idare, ceza ve vergi hukukuna giren uyuşmazlıklar MÖHUK’un 50. maddesinin kapsamı dışındadır.

Yabancı devlet mahkemesince verilen bir kararın, ilâm niteliğinde olup olmadığı, kararı veren mahkemenin hukukuna bakılarak karar verilmelidir. Bu noktada yabancı ödeme emri içeren kararların tenfizi için bu kararların niteliği tespit edilmelidir. Konuya ilişkin Yargıtay kararlarına baktığımızda ödeme emri içeren yabancı kararların, mahkeme kararı olmadıkları gerekçesiyle tenfiz edilmediklerini görmekteyiz.

Belli şartların gerçekleşmesi durumunda, ödeme emri içeren kararların tenfiz edileceğini savunmaktadır. Buna göre ödeme emri içeren kararlar, şayet davalının kendisine ihtarname ile öncesinde tebliğ ediliyor ve bu karara karşı borçlu süresi içinde itiraz etmediğinden mahkemece icra kararı veriliyor ise; söz konusu kararla davalı, davacının talep ettiği alacak miktarını ödemeye mahkûm ediliyor demektir. Para alacağına ve mahkeme kararına dayanan bu türden icra emirleri Türk hukuku bakımından tenfiz edilebilecektir.

Yargıtay’a göre: “Yabancı devletin usul hukukuna tabii olarak verilmiş bir mahkeme kararının, mahkeme ilâmı niteliğinde olup olmadığı ve kesinleşme şartları, hiç şüphesiz ki münhasıran kararın verildiği ülkenin usul hukuka göre tayin ve tesbit olunacaktır. Bu durum gerek milletlerarası alanda gerekse Türk Mahkeme uygulanmasında kabul edilmiş olan, usul hukukundaki lex fori prensibinin, diğer bir ifadeyle mahkemenin kendi usul hukukuna tabii olması prensibinin bir gereğidir.’’

Yargıtay’ın bu kararı olmasına rağmen, yabancı bir mahkemenin düzenlediği ödeme emrinin, süresi içinde itiraz edilmemesi durumunda cebri icraya konu olan bir mahkeme ilâmı niteliğinde olup olmadığı Türk mahkemelerinin önüne gelen çeşitli uyuşmazlıklarda tartışma konusu olmaya devam ettiği görülmektedir. Nitekim İBK sonrası Yargıtay’ın konuya ilişkin verdiği kararlardan birinde118 “davalıya ödeme emri çıkarılarak 60 gün içinde itirazda bulunmaması halinde ödeme emrinde belirtilen alacak miktarı ve yargılama gideri ile sair ferilerinin kesin olarak cebri icraya konulacağı ihtarı yapılmış olmasının önemli olmadığı, söz konusu kararın teknik anlamda tenfizi kabil bir karar olarak nitelendirilemeyeceği” saptamasında bulunarak tenfiz talebini reddettiği görülmektedir.

 

KAYNAKÇA:

Faruk Kerem Giray/İstanbul Üniversitesi Yayınevi-Public and Private International Law Bulletin

Ortak2
Ortak3

İLETİŞİM

Size ulaşabilmemiz için lütfen aşağıdaki formu eksiksiz olarak doldurun.